İSRAF -1- : Îman, Îtikad ve İbâdette İsraf
Rabbimizin kullarına lutfettiği bütün nîmetler O’nun rahmet, merhamet ve muhabbetinin âşikâr bir nişânesidir. Bu ilâhî ikramlar, kullara meccânen, yâni bir bedel ödemeden veya çalışıp hak etmeden, Cenâb-ı Hak tarafından ihsân edilmiştir. Allah Teâlâ, âyet-i kerîmede:
“O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini, kendi katından (bir lutuf olarak) size âmâde kılmıştır. Elbette bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır.” (el-Câsiye, 13) buyurmaktadır.
Lâkin bu durum, nîmetlerin hiçbir kayıt ve şarta tâbî tutulmadan, istenildiği gibi gelişigüzel kullanılabileceği mânâsına da gelmez. Nitekim diğer bir âyet-i kerîmede de:
“İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır!” (el-Kıyâmet, 36) buyrulmaktadır.
O hâlde, Allâh’ın lutfettiği nîmetleri sarf ederken ilâhî emir ve nehiy ölçülerini göz önünde bulundurmak mecbûriyetindeyiz. Helâlin hesâbı, harâmın da azâbı olduğunu unutmamalıyız. Haramlardan kaçınmak kadar, helâl nîmetleri kullanırken “israf” sınırlarına taşarak diğer bir harâma düşmekten de sakınmalıyız. Zîrâ nîmetleri kullanmada haddi aşarak ilâhî ölçülere hürmetsizlik demek olan israf, Cenâb-ı Hakk’ın lutuf ve ihsânına karşı büyük bir nankörlüktür.
“İsraf” ifadesi, umûmiyetle mal ve servet gibi maddî imkân ve kıymetler hakkında kullanılırsa da, bu onun ilk akla gelen sınırlı mânâsıdır. Hâlbuki israf, insanoğlunun haddini aştığı her husûsu şümûlüne alan geniş bir mânâyı ifade eder. Buna göre kulun, -her ne hususta olursa olsun- Allâh’ın koymuş olduğu ilâhî hudutların dışına çıkması da, israftır. Yâni nîmeti boşa harcayarak ziyân etmektir. Nitekim İyâs -rahimehullâh-:
“Allâh’ın emirleri hâricine taşan her şey israftır.”
demiştir.
İnsanoğlu, sâhip olduğu benlik sebebiyle, kendi hatâlarını mâzur görme temâyülündedir. En ağır bir cürmü irtikâb eden kâtiller dahî birtakım sebep ve bahânelerin ardına sığınarak kendilerini mâzur görmeye çalışırlar. Onlar bile böyle olunca, müsrifler ve cimriler -haydi haydi- kendi hâllerinden memnûn olma bedbahtlığına düşerler. Üstelik içine düştükleri israf çılgınlığını ve cimrilik sefâletini saâdet zannetme gafletinden de ekseriyetle kurtulamazlar. Bu yüzden ilk olarak, boş bir çerçeve gibi görünen “israf” mefhûmunu, ilâhî beyanlara muvâfık bir şekilde doğru olarak doldurmak lâzımdır.
Nasıl ki maddî emânetlerde israf, dînimizce men edilmişse; bunlarla birlikte mânevî kıymeti hâiz îtikad, ibâdet, ilim, ahlâk, zaman ve akıl gibi hususlarda yapılan hoyratça harcamalar ve haddi aşma türünden davranışlar da men edilmiş, hattâ bunlar daha tehlikeli birer kayıp olarak görülmüştür. Zîrâ bu davranışlar, gelgeç dünyevî zevkler uğruna ebedî bir saâdeti gâfilce israf ve ziyân etmektir.
Rabbimiz, günlük hayâtımızdaki yeme-içme, giyinme gibi ihtiyaçlarımızdan mânevî hayâtımıza âit kıymetlerimize kadar bütün hususlarda israf ve cimriliği yasaklayıp îtidâl üzere bulunmayı emretmiştir. Bu yüzden, her mü’min, bu iki zıt nokta arasında muvâzene örneği bir hayat yaşamak mecbûriyetindedir. Zîrâ maddî ve mânevî bütün nîmetlerin kullanılmasında ilâhî ölçülere riâyet edilmediği takdirde insan, israf veya cimrilik illetlerinden birine düşmekten kurtulamaz.
Dünyâ ve âhirette âkıbetimizi felâkete sürükleyecek en mühim israflardan bir kısmını ve onlardan kurtulma yollarını şu şekilde sıralayabiliriz:
a. Îman ve Îtikadda İsraf:
Bu, israfların en korkuncudur. Aklî ve kalbî haysiyeti muhâfaza edemeyip idrâki bâtıllara, efsânelere, hurâfelere ve kötü fikir cereyanlarına kaptırmak sûretiyle insanın yaratılışında mevcûd olan “İslâm fıtratı”nın sâfiyetini zedeleyerek ebedî saâdeti ziyân etmektir.
Îmânı zaafa uğratmak, ekseriyetle fâsıklarla ülfetten doğan bir mânevî felâkettir. Rabbimiz, biz kullarını bu hâle düşmekten îkaz sadedinde şöyle buyurmaktadır:
“Âyetlerimiz hakkında ileri geri konuşmaya dalanları gördüğünde, başka bir söze geçinceye kadar onlardan uzak dur. Eğer şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra artık o zâlimler topluluğu ile oturma.” (el-En’am, 68)
Zîrâ fâsıklarla olan alâka ve fikrî yakınlık, zamanla kalbî yakınlığa, o da îmânı zaafa uğratarak ebedî hayâtın helâkine sebebiyet verir. Bu îman isrâfının başlıca sebepleri, âyetlerde şöyle ifade edilir:
“Cennetlikler, günahkârlara: «Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir?» diye sorarlar. Suçlular derler ki: «Biz namaz kılanlardan değildik, fukarâya yemek yedirmezdik, (dünyâya) dalanlarla birlikte dalardık, cezâ gününü de yalan sayardık.” (el-Müddessir, 40-46)
Bu âkıbete düşmemenin yolunu da Yüce Rabbimiz:
“Ey îmân edenler! Allah’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun.” (et-Tevbe, 119) âyetiyle beyân etmektedir.
Diğer bir âyet-i kerîmede de Allâh’ın âyetlerine, yâni emir ve nehiylerine gâfilâne ve boş nazarlarla bakmayıp duygu derinliğine varmanın zarûreti şöyle ifade edilmektedir:
“Kendilerine Rablerinin âyetleri hatırlatıldığında, onlara karşı sağır ve kör davranmazlar.” (el-Furkân, 73)
Bu bakımdan, meselâ kalbî idrak ve göz nîmetini asıl yaratılış maksadının dışında kullanıp Allâh’ın âyetlerini hiç görmeyen insanlar da, hislerinin duyarsızlığı sebebiyle bir hissiyat isrâfına düşmüşler demektir. Âyet-i kerîme ise israf ve yalanın acı âkıbetini şöyle beyân etmektedir:
“…Muhakkak ki Allah, isrâf eden ve çokça yalan söyleyen kimseleri hidâyete erdirmez.” (el-Mü’min, 28)
Bir de îtikadda sapmalar, yâni ölçüyü kaçırmalar vardır ki, bunların en mühimlerinden biri de sâlih kimselerin kabirlerini ziyâret ederken hâcetleri doğrudan doğruya onlardan istemektir. Yapılması gereken; onların dünyâ hayâtındaki sâlih amellerini tefekkür edip Cenâb-ı Hak katındaki yüksek mevkîlerini düşünerek onların hürmetine Allah Teâlâ’dan istemektir.
Bununla birlikte sâlih kimselerin “şefâat”ine kayıtsız şartsız güvenerek “Şu zât bana şefâat eder” demek de bâtıl bir akîdedir. Zîrâ âyet-i kerîmede buyrulduğu gibi ancak; “O gün, Rahmân’ın şefâat izni verdiği…” (Tâhâ, 109) kişiler şefâatte bulunabilecektir.
Sâlih kimselerin her şeyi bildiğini, kalplerden geçeni okuduğunu söylemek de yanlıştır. Onlar ancak Allah Teâlâ bildirdiği takdirde bilebilirler. Yoksa peygamberler dahî her şeyi bilemezler.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bâzı sorulara; “Sorulan bu konuda sorandan daha bilgili değildir.” buyururdu. Nitekim İfk Hâdisesi’nde vahiy bir ay sonra gelmiş, bu arada Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- meselenin hakîkatine dâir bir şey söyleyememiştir. Tebük seferinden ihmâl ve gaflet sebebiyle geri kalan üç kişi hakkındaki vahiy de yine elli gün sonra gelmiştir.
Osman bin Maz’ûn -radıyallâhu anh-, Medine’de Ümmü’l-Alâ isminde bir kadının evinde vefât etmişti. Bu kadın:
“–Ey Osman, şehâdet ederim ki şu anda Allah Teâlâ sana ikrâm etmektedir.” dedi.
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- müdâhale ederek:
“–Allâh’ın ona ikram ettiğini nereden biliyorsun?” buyurdu.
Kadın:
“–Bilmiyorum vallâhi!” dedi.
Allah Rasûlü şöyle buyurdu:
“–Bakın, Osman vefât etmiştir. Ben şahsen onun için Allah’tan hayır ümid etmekteyim. Fakat ben peygamber olduğum hâlde, bana ve size ne yapılacağını (yâni başımdan ne gibi hâller geçeceğini) bilmiyorum.”
Ümmü’l-Alâ der ki:
“Vallâhi, bu hâdiseden sonra hiç kimse hakkında bir şey söylemedim, (sadece Rabbimden hayır ümîd ettim).” (Buhârî, Tâbîr, 27)
Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:
“De ki: Ben peygamberlerin ilki değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilemem. Ben sadece bana vahyedilene tâbî olurum. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.” (el-Ahkâf, 9)
Bir kimse Hazret-i Yâkûb -aleyhisselâm-’a:
“–Ey kalbi münevver, akıllı peygamber! Yûsuf’un gömleğinin kokusunu Mısır’dan gelirken duydun da, neden yanı başındaki kuyuya atılırken onu görmedin?” diye sorar.
Yâkûb -aleyhisselâm- cevâben:
“–Bizim bu hususta nâil olduğumuz ilâhî nasip, çakan şimşekler gibidir. Bundan dolayı, bize bâzen çok uzaklar ayân olur, bâzen de en yakınımız bile kapalı kalır!” buyurur.
İnsanların birbirlerine yaptığı gelişigüzel ve gâfilâne iltifatlar da men edilmiş olan israflar cümlesindendir. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“Birinizin kardeşini medhetmesi gerekiyorsa ve onda o vasıflar varsa, «Falanı şöyle zannediyorum, Allâh ona kâfîdir, Allâh’a karşı kimseyi tezkiye etmem, zannederim şöyle şöyledir.» gibi güzel sözler söylesin.” buyurmuştur. (Buhârî, Şehâdât, 16)
Îmânın kemâli, vahiyle mezcolmuş kâmil bir akla; aklın kemâli de, içindeki îman nûruna yâni kalbin olgunlaşmasına bağlıdır. İlâhî nûrdan mahrum, hurâfe ve efsânelerle dolu îtikad ve fikirler; yağsız kandiller veya cereyansız ampüller gibidir. Vahyin kontrolünden mahrum böyle bir akıl da ölçüsüz ve dengesiz cereyan alan ampül gibi günün birinde mahvolup gitmeye mahkûmdur.
b. İbâdette İsraf:
Her hususta îtidal ölçüsünün esas alınarak ibâdet ve muâmelâtın feyizli bir îtiyad hâline getirilmesi, dînimizin temel emirlerindendir. Zîrâ nasıl alışılırsa ekseriyetle öyle devâm edileceği muhakkaktır.
İbâdetlerin îfâsı esnâsında yaşanan israflara dâir ilk akla gelen husus, abdest ve gusülde vesveseye kapılarak lüzûmundan fazla su kullanmaktır. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, abdest almakta olan Sa’d -radıyallâhu anh-’a uğramıştı:
“–Bu israf da ne ey Sa’d?!” buyurdular.
Sa’d -radıyallâhu anh-:
“–Abdestte de israf olur mu?” deyince Efendimiz şu cevâbı verdiler:
“–Evet, akan bir nehir üzerinde bulunsan bile!” (İbn-i Mâce, Tahâret, 48)
İmkân var iken namazı cemaatle kılmamak, namazı mecbûriyet savar gibi rûhâniyetten uzak bir şekilde îfâ etmek gibi hâller de, ibâdet hayâtına âit israflar cümlesindendir. Namazı huşû ve huzurdan mahrum olarak kılan kimseler için Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
“Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarını ciddiye almazlar.” (el-Mâûn, 4-5)
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de, kalbî kusurlar sebebiyle fazîleti kaybedilen, yâni içi boşaltılarak israf edilen namaz hakkında şöyle buyurmuştur:
“Bir kul namaz kılar, fakat namazının yarısı, üçte biri, dörtte biri, beşte biri, altıda biri, yedide biri, sekizde biri, dokuzda biri, hattâ ancak onda biri kendisi için yazılır.” (Ebû Dâvûd, Salât, 123, 124)
Demek ki Cenâb-ı Hak bizden akıl ve kalbin rûhâniyeti içinde bir ibâdet arzu etmektedir. “Secde et ve yaklaş!” (el-Alak, 19) emriyle, alnımız secdeye varırken kalbimizin de Allâh’ın huzûrunda tazarrû ve niyaz hâlinde ve ihsan duygusu içinde bulunmasını istemektedir. Zîrâ insanı hakîkî mü’minliğin kemâline erdiren, beyin ve kalp faâliyetlerinin müşterek kullanılmasıdır.
Âyet-i kerîmede namazlarını lâyıkıyla edâ edenler hakkında şöyle buyrulur:
“Mü’minler kurtuluşa erdi. Onlar ki namazlarını huşû ile kılarlar.” (el-Mü’minûn, 1-2)
İslâm’ın beş esâsından biri olan orucu, yalan, gıybet, kovuculuk gibi ahlâkî zaaflarla zedeleyerek ecrini asgarî seviyeye düşürmek de büyük bir israftır. Peygamber Efendimiz şöyle buyurur:
“Kim yalan konuşmayı ve yalan-dolanla iş yapmayı terk etmezse, Allah o kimsenin yemesini, içmesini bırakmasına kıymet vermez.” (Buhârî, Savm 8, Edeb 51)
Oruç bize, Rabbimizin ihsân ettiği nîmetlerin kadrini idrâk ettirmelidir. Yine oruç, yarım günlük bir açlıkla ne kadar âciz olduğumuzu göstererek iktisâden zayıf olan kardeşlerimizin hâlinden anlamayı, yüreğimizin onlara uzanabilmesini, sadakalarımızı bir ibâdet heyecanıyla Allâh’a verir gibi tevâzu ve teşekkür edâsıyla verebilmeyi temin etmelidir. Zîrâ âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:
“…Allah kullarının tevbesini kabûl eder ve sadakaları alır…” (et-Tevbe, 104)
Orucun farz olarak tutulduğu Ramazân-ı Şerîf de, baştan sona feyiz, rûhâniyet, rahmet, mağfiret ve lutuflarla dolu bir ibâdet ayıdır. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, bu mübârek ayın isrâf edilmeden feyizli ve bereketli bir şekilde değerlendirilmesini emretmiştir.
Bununla birlikte seherleri; uyanık bir gönülle îfâ edilen teheccüd, istiğfâr, zikir, tefekkür ve Kur’ân tilâvetiyle, gündüzleri; gönlü Hakk’a vererek yapılan ibâdet, infak ve amel-i sâlihlerle, icâbet saati olan iftar vakitlerini; istiğfar, duâ ve bir mü’mine iftar ettirebilmenin huzûru ile, akşamları da tâdil-i erkân ile edâ edilen terâvih namazları ile ihyâ etmelidir. Bu mübârek ayı hakkıyla değerlendiremediğimiz takdirde yanı başımızda akıp giden rahmet ve mağfiret deryâsından istifade edememiş ve onu hazîn bir isrâfın girdâbına terk etmiş oluruz.
Öte yandan malın helâliyetine, insanların hak ve hukûkuna dikkat etmemek, mâlâyânî ile meşgul olarak rûhâniyet ve feyzi dağıtacak davranışlarda bulunmak da hac ibâdetinin isrâfı demektir.
Nitekim hadîs-i şerîfte, haram parayla hacca gelen kimse: «Lebbeyk» dediğinde kendisine: «Sana ne lebbeyk ne de sa’deyk. Çünkü senin kazancın haram, azığın haram, bineğin haramdır. Hiçbir sevap almadan günahkâr olarak dön! Hoşlanmayacağın şeyle karşılaşacağından dolayı üzül!» şeklinde karşılık verileceği beyan buyrulur. (Heysemî, III, 209-210)
Zekât ve sadakalardaki israf ise, başa kakmak sûretiyle muhtâcı minnet altında bırakmak, riyâ ve ucub gibi kalbî hastalıklara mübtelâ olmaktır. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
“Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden ezâ gelen sadakadan daha hayırlıdır… Ey îmân edenler! Başa kakmak ve incitmek sûretiyle, yaptığınız hayırları boşa çıkarmayın…” (el-Bakara, 263-264)
Bir mü’min, zekâtı ehline verebilmek için titiz bir gayret içinde bulunmalıdır. Zîrâ Cenâb-ı Hak böyle kullarını medhederek: “Onlar ki zekât vermek için faâliyet gösterirler.” (el-Mü’minûn, 4) buyurmaktadır.
Zekât ve sadakalarımızı ehline verebilmek, çok mühim bir mazhariyettir. Bunun için ciddî bir araştırma yapmak ve muhtaçları sîmâlarından tanımayı meleke hâline getirmek, Rabbimizin en mühim emirlerindendir.[68] Aslında malı ehil kimselere verebilmek, onu hangi yollardan kazandığımıza bağlıdır. Diğer bir ifadeyle zekât, sadaka ve infaklarımızın sarf yerleri, kazancımızın helâliyetini gösteren şeffaf aynalar mesâbesindedir.
Kur’ân-ı Kerîm’i lâyıkı vechile okuyup anlama gayreti içine girmemek, emir ve nehiylerine bîgâne kalmak da, böylesine büyük ve kıymetli bir ilâhî hazîneyi israf etmek mânâsına gelir. Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm husûsunda isrâfa düşenlerle, onun feyzinden güzelce istifâde edenleri şöyle beyan buyurur:
“Sonra Kitâb’ı, kullarımız arasından seçtiğimiz kimselere verdik. İnsanlardan kimi kendisine zulmeder, kimi ortadadır, kimi de Allâh’ın izniyle hayırlarda öne geçmek için yarışır. İşte büyük fazîlet budur.” (Fâtır, 32)
İnsanların en seçkinleri Muhammed ümmeti olduğu gibi, onların en fazîletlileri de Kur’ân’ı okuyan, ezberleyen, muhtevâsını öğrenen ve ahkâmıyla amel eden mü’minlerdir. İnsanların kimisi nefsine zulmeder, Kur’ân’ı öğrendiği hâlde gereği gibi okuyup amel etmeyerek en büyük nîmeti ziyân etmiş olur. Kimi orta yoldadır, kâh amel eder, kâh ihmâl eder. Kimisi de Allâh’ın izniyle hayırlarda ileri gider.
Kur’ân-ı Kerîm, yerin göğün lisânı, rûhlar için bereket ve rûhâniyet hazinesidir. İnsana ithâf edilen bir beyan mûcizesidir. Kur’ân’laşan mü’min yürekler, Kâinâtın Hâlıkı’nın tecellî mekânı olur. Kur’ân’laşan insan, şu muazzam ve muhteşem kâinâtın bir yelpaze misâli dürülüp içine sığdığı minyatür bir âlem olmanın huzur ve saâdetini yaşar. Gönül insanı için Kur’ân-ı Kerîm, tefekkür dünyâsının derinliklerine açılan ihtişamlı bir kapıdır.
Kur’ân okurken bedenî temizlik kadar kalbî temizlik de zarûrîdir. Çünkü kalbî hastalıklar, insanın Kur’ân’la doğru bir şekilde buluşmasına mânî olur. Kur’ân’ın rahmeti, şifâsı ve hidâyeti ile buluşamayanlar, tam aksine büyük bir hüsrâna dûçâr olurlar. Kur’ân, murâd-ı ilâhîyi ifade ettiği için onu en iyi, Allâh’a yakın olan takvâ sâhibi sâlih kişiler idrâk edebilir. Kur’ân’ın nîmetlerinden istifâde edebilmek ve dolayısıyla dünyâ ve âhirette saâdete kavuşabilmek için takvâ ehli olmak zarûrîdir.
Dikkat edilmesi îcâb eden bir husus daha vardır ki, o da ilâhî rızâya muvâfık küçük bir hizmetin, nice nâfile ibâdetten üstün olabileceği hakîkatidir. Asr-ı saâdette yaşanan şu misâl, bu husûsu ne güzel îzâh eder:
Sıcağın pek şiddetli olduğu bir seferde Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- uygun bir yerde konaklamışlardı. Sahâbenin bir kısmı nâfile oruç tutuyordu. Oruçlu olanlar yorgunluktan uykuya daldılar. Oruçlu olmayanlar ise, abdest için su taşıdılar ve gölgelenecek çadırlar kurdular. Ancak iftar vakti geldiğinde Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“–Bugün, oruç tutmayanlar (daha fazla) ecre nâil oldu.” buyurdular. (Müslim, Sıyâm, 100-101)
Aynı şekilde bir kimsenin ikinci veya üçüncü derecedeki işlerle meşgul olarak rızkını kazanmayı ihmâl etmesi ve etrafına muhtaç hâle düşmesi de bir çeşit israftır. Zîrâ hadîs-i şerîfte:
“Allah Teâlâ, kulunu helâl peşinde koşmaktan yorulmuş vaziyette görmeyi sever.” buyrulmuştur. (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 65)
Diğer taraftan, kalabalıklar içinde yapılan duâlarda kâfiyeler sıralayarak hüner göstermek için cemaatin heyecanını kaybettirecek derecede duâyı uzatmak ve bağırıp çağırmak da ibâdetin özünü isrâf etmek demektir. Zîrâ Allah Rasûlü:
“Duâda bağırmayınız, zîrâ siz bir sağıra hitâb etmiyorsunuz.” (Buhârî, Cihâd, 131; Müslim, Zikr, 44) buyurarak çığlıklı ve gürültülü duâları yasaklamıştır. Bu tür israflar, ibâdetlerin rûhâniyetini zedeler ve feyzine halel getirir.
Diğer bir hadîs-i şerîfte de:
“Bu ümmetten bir zümre gelecek ki, temizlik ve duâda haddi aşacak!” buyrulmaktadır. (Ebû Dâvud, Tahâret, 45)
Hâsılı Cenâb-ı Hak, ibâdetlerimizin otomat, yâni feyz ve rûhâniyetten uzak bir şekilde şuursuzca yapılarak ziyân edilmesini istememektedir. Bilâkis kalplerimizin, “ihsan” duygusunun rûhâniyet ve feyzi içinde kendisine yaklaşmasını, yâni ilâhî vuslata nâil olmasını arzu buyurmaktadır.
Rabbimiz; îman, îtikad ve ibâdet hususlarında ihmâl göstererek veya haddi aşarak israfta bulunmaktan bizleri muhâfaza buyursun! Cümlemize, îmân-ı kâmilin neşve ve heyecânı, ibâdetlerin huzur ve lezzeti içinde yaşamayı nasip ve müyesser eylesin!
Âmîn…
