İSRAF -6- : Maîşet Temini ve İnfakta İsraf
İlâhî bir imtihan gâyesiyle içinde yaşadığımız bu cihan, Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve azametinin hikmetli tecellîleriyle dolu olan sayısız nîmetlerle tezyîn edilmiştir. Bu nîmetler, Allâh’a kulluğa seviye kazandırabileceği gibi, -bunun zıddına- kulun gafleti netîcesinde bir fitne ve hüsran sebebi hâline de gelebilir. Hepsi birer ilâhî emânet olan bu nîmetleri aslî gâyeleri dışında veya nefsânî ve şeytânî gâyeler uğrunda hebâ etmek, büyük bir israf çılgınlığıdır.
Hakîkaten Cenâb-ı Hak, yerde ve gökte ne varsa hepsini insana âmâde kılmış, lâkin bu nîmetlerin kıyâmette hesâbının verileceğini de beyân etmiştir. Nitekim âyet-i kerîmelerde buyrulur:
“Sonra, yemin olsun ki, o gün (size verilen) her nîmetten sorulacaksınız!” (et-Tekâsür, 8)
“Muhakkak ki siz, mallarınız ve canlarınız husûsunda imtihan olunacaksınız…” (Âl-i İmrân, 186)
“Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakîkaten huzûrumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” (el-Mü’minûn, 115)
Nîmetlerin sarf edilişindeki aşırılık ve haddi aşmayı ifade eden isrâfın en hazin olanı, Allâh’ın koymuş olduğu ilâhî hudutları çiğnemek sûretiyle ebedî âhiret saâdetini sonsuz bir hüsrâna çevirmektir.
İnsanoğlu, gafleti sebebiyle isrâfı ekseriyetle maddî nîmetlerde yapılan ölçüsüz harcamalar olarak telâkkî eder. Böylece israf mefhûmunu zihninde dar bir çerçeveye hapseder. Fakat maddî nîmetlerde israf nasıl haram kılınmışsa, mânevî nîmetlerde israf da aynı şekilde haram kılınmıştır. Hattâ mânevî nîmetlerde yapılan israf ve ölçüsüzlük, daha ağır bir vebâl ve hüsrânı mûciptir.
Âhiret saâdetinin hebâ olmasına sebebiyet verebilecek maddî ve mânevî israfların en mühimlerinden biri de maîşet temininde, günlük harcamalarda ve infakta yaşanan israflardır.
Allah Teâlâ, bütün kullarının rızkını takdîr etmiştir. Nitekim rızkın ilâhî teminat altında olduğu, âyet-i kerîmelerde şöyle beyân edilmektedir:
“Ben, insanları ve cinleri, yalnızca Bana kulluk etmeleri için yarattım. Ben onlardan rızık istemiyorum. Ben’i doyurmalarını da istemiyorum.
Asıl rızık veren, kâmil kuvvet ve tam iktidar sâhibi olan, Allah Teâlâ’dır.” (ez-Zâriyât, 56-58)
“Nice canlı var ki, rızkını (yanında) taşımıyor. Onlara da size de rızık veren Allah’tır. O, her şeyi işitir ve bilir.” (el-Ankebût, 60)
“Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı, yalnızca Allâh’ın üzerinedir. Allah o canlının durduğu yeri ve sonunda bırakılacağı mekânı bilir. (Bunların) hepsi açık bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da)’dır.” (Hûd, 6)
Cenâb-ı Hak, bu âyet-i kerîmelerde ilim, kudret ve merhametinin sonsuzluğunu beyân etmektedir. Hakîkaten bizler, toprağın karanlıklarında, yerin gizli dehlizlerinde, okyanusların derinliklerinde yaşayan canlıların sayısını bile tahayyül edemezken, bir de onların her birine âit bütün bilgilerin Allah katında mevcûd olması, hattâ onların beslenme ve geçimlerinin dahî ilâhî taahhüd altında bulunması, ne muazzam bir kudret tecellîsidir. Bu bakımdan bizler, rızkımızın peşinde koşarken “Razzâk” ile, yâni bizlere rızkımızı bahşeden Hak Teâlâ ile ne kadar derin bir kalbî berâberlik hâlinde olmamız gerektiğini tefekkür etmeliyiz…
Rızık husûsunda Allah Teâlâ’nın kullarına kefil olmasının, aynı zamanda ilâhî bir kudret tecellîsi olduğu, hadîs-i şerîflerde ne güzel ifade edilmektedir:
“Başlarınız kımıldadığı müddetçe rızık husûsunda ye’se düşmeyin. Zîrâ insanı annesi kıpkızıl (yâni çırılçıplak ve) üzerinde hiçbir şey olmadığı hâlde doğurur, sonra Azîz ve Celîl olan Allah, onu her çeşit rızıkla rızıklandırır.” (İbn-i Mâce, Zühd, 14)
“Allah çok zengindir. İnsanların yiyip içtikleri ve harcadıkları şeyler O’nun hazînesinden hiçbir şey eksiltmez. O, çok cömerttir, gece-gündüz ardı arkası kesilmez infaklarda bulunur. Yerin ve göklerin yaratılışından beri Allâh’ın infâk ettiklerini bir düşünün! Bunlar, O’nun mülkünden hiçbir şey eksiltmemiştir…” (Buhârî, Tevhîd, 22)
Bu bakımdan, rızık temini husûsunda aşırı endişeye kapılıp ifrata sürüklenmek, nefsânî bir ihtirastır ve bundan sakınmak gerekir. Bize düşen, Allâh’ın hakkımızda takdîr ettiği rızkı, sebeplere yapışarak helâl yollardan kazanmaya çalışmaktır. Bu çalışma netîcesindeki ilâhî takdîri de kendimiz hakkında hayır telâkkî ederek rızâ hâlinde yaşamaktır. Rızık konusunda yersiz endişelere kapılarak Razzâk’ı unutmak ve çok kazanma hırsıyla haram yollara sapmak; maîşet temininde ilâhî hudutları çiğneyerek isrâfa kaçmak demektir.
Buna mukâbil, “Nasıl olsa rızkımız ezelde takdîr edilmiş, yorulmaya ne lüzum var.” gibi tembelliğe prim veren nefsânî bir düşünceden de sakınmak îcâb eder. Zîrâ bu, bir ifrattan kaçınayım derken, bir tefrite düşmek demektir.
Cenâb-ı Hak, maîşet temininde hırs ve cimrilik gösterip haddi aşanların ve dünyâ servetine gönül kaptıranların âhiretteki fecî hâlini şöyle beyân eder:
“(Vay o kimsenin hâline) ki o, mal toplamış ve onu sayıp durmuştur. (O), malının kendisini ebedî kılacağını zanneder. Hayır! Andolsun ki o, Hutame’ye atılacaktır. Hutame’nin ne olduğunu bilir misin? Allâh’ın, tutuşturulmuş, (yandıkça) tırmanıp kalplerin tâ üstüne çıkan ateşidir. Onlar (bu ateşin içinde) uzatılmış sütunlara bağlanmışlar ve o vaziyette o (ateş) üzerlerine kapatılmıştır.” (el-Hümeze, 2-9)
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de, ümmetinin maîşet temininde isrâfa kaçarak îtidalden uzaklaşabileceği husûsundaki endişesini şöyle dile getirmiştir:
“Benden sonra size dünyânın çiçeklerinin (nîmetlerinin) ve ziynetlerinin açılmasından (ve onlara gönlünüzü kaptırmanızdan) korkuyorum!” (Buhârî, Zekât, 47)
İbâdetleri ve ictimâî hizmetleri ihmâl ettirecek derecede bir meşgûliyet câiz olmadığı gibi, âilenin mahrûmiyet ve perişanlığına sebep olacak kadar tefrite saplanmak, yâni umursamazlık ve tembellik göstermek de haramdır. İbâdet ve ictimâî vazîfeleri ihmâl ettirmeyen, yıpratıcı olmayan, dengeli bir çalışma düzeni ile âileye saâdet getirecek helâl bir kazanç; israftan uzak, makbul ve bereketli bir yoldur.
Diğer taraftan, dünyâ serveti; en yakınlardan başlayıp toplumdaki âcizlere, kimsesizlere, gariplere hayr u hasenatta bulunmak sûretiyle, vicdan huzûruna ve âhiret saâdetine ermek için kazanılmalıdır. Zîrâ cömertlik ve merhamet, mü’minin tabiat-ı asliyesi olmalıdır.
Merhamet, îmânın en büyük meyvesidir. Merhametin en mühim tezâhürü de, başkalarının mahrûmiyetini telâfî için, bütün imkânlarıyla muhtaçların yardımına koşmaktır. Yâni Allâh’ın ihsân ettiği nîmetleri, ondan mahrum olanlara infâk etmektir.
Hazret-i Mevlânâ ne güzel söyler:
“Dünyâ hayâtı bir rüyâdan ibârettir. Dünyâda servet sâhibi olmak, rüyâda defîne bulmaya benzer. Dünyâ malı, nesilden nesile aktarılarak dünyâda kalır.”
Bu bakımdan malı-mülkü hiç infâk etmeyip, onu tamâmen -mânevî terbiyeden mahrum yetişen ve nasıl harcayacakları meçhul olan- mîrasçılara bırakmak, ağır bir âhiret hesâbı yüklenmek olur. Bu ise, selîm bir aklın kârı değildir. Zîrâ âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:
“…Altın ve gümüşü yığıp Allah yolunda harcamayanlar var ya, işte onları acı bir azâb ile müjdele!” (et-Tevbe, 34)
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- birgün ashâbına sordu:
“–Hanginize mîrasçısının malı, kendi malından daha sevimlidir?”
Ashâb:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Hepimiz kendi malımızı daha fazla severiz!” dediler.
Bunun üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Kişinin kendi (aslî) malı, hayır yaparak önceden (âhirete) gönderdiği, mîrasçısının malı ise, harcamayıp geriye bıraktığıdır!” buyurdu. (Buhârî, Rikâk, 12)
Şeyh Sâdî, nîmetleri kullanma husûsunda şu tavsiyelerde bulunur:
“Para yığmakla yükseleceğini sanma! Duran su fenâ kokar. Bağışlamaya ve infâk etmeye çalış. Akan suya gökler yardım eder; yağmur yağdırır, sel gönderir, onu kurutmaz.
Akıllı insanlar, mallarını öbür âleme giderken beraberlerinde götürürler. (Yâni önceden Allah yolunda infâk ederler.) Ancak cimrilerdir ki, hasretini çekerek burada bırakır giderler.”
Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e bir adam geldi ve şöyle dedi:
“–Ey Allâh’ın Elçisi! Hangi sadakanın sevâbı daha büyüktür?”
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle cevap verdi:
“–Güçlü-kuvvetliyken, sıhhatin yerindeyken, cimriliğin üzerinde, fakir düşmekten endişe etmekteyken, (veya bunun zıddına) daha çok zengin olmayı arzularken verdiğin sadakanın sevâbı daha büyüktür. (Bu işi) can boğaza gelip de; «Falana şu kadar, filâna bu kadar.» demeye bırakma. Zîrâ o mal, zâten vârislerden şunun veya bunun olmuştur.” (Buhârî, Zekât, 11)
Abdullah bin Şihhîr -radıyallâhu anh- anlatıyor:
“Birgün Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Tekâsür Sûresi’ni okuyordu. Sûreyi okuyup bitirince şöyle buyurdu:
«Âdemoğlu, malım malım deyip duruyor. Ey Âdemoğlu! Yiyip tükettiğin, giyip eskittiğin veya sadaka olarak verip sevap kazanmak üzere önden gönderdiğinden başka malın mı var ki!?»” (Müslim, Zühd, 3-4)
Yine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuştur:
“Sizden hanginiz canı ve malı emniyet içinde, vücûdu sıhhat ve âfiyette, günlük azığı da yanında olduğu hâlde sabahlarsa, sanki bütün dünyâ kendisine verilmiş gibidir.” (Tirmizî, Zühd, 34)
“İslâm’ın dosdoğru yoluna ulaştırılan ve geçimi yeterli olup da buna kanaat eden kimse, ne kadar mutludur!” (Tirmizî, Zühd, 35)
“Müslüman olan, kendisine yeteri kadar rızık verilen, Allâh’ın kendisine verdiği nîmete kanaat eden kimse, şüphesiz kurtuluşa ermiştir.” (Müslim, Zekât, 125)
Ebû Ümâme Iyâs ibn-i Sa’lebe -radıyallâhu anh- da şöyle der:
“Birgün ashâb, Allah Rasûlü’nün yanında dünyâdan bahsettiler. Bunun üzerine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:
«Siz işitmiyor musunuz? İşitmiyor musunuz? Sâde yaşamak îmandandır; sâde hayat sürmek îmandandır.»”
(Ebû Dâvûd, Tereccül, 2)
Nitekim, önceleri sâlih biriyken dünyâlık ihtirâsına kapılarak zengin olmak isteyen, Peygamber Efendimiz’in îkaz ve irşadlarına karşı ihmâl ve gaflet gösterdiği için de zenginlik sarhoşluğu içinde hazin bir âkıbete dûçâr olan Sâlebe’nin hâli, olgun mü’minler için büyük bir ibret levhasıdır.[80]
Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- buyurur:
“Âdemoğlunun şunlar dışında bir hakkı yoktur: Oturacağı ev, bedenini örtecek elbise, yiyecek ekmek ile su koyacak kap.” (Tirmizî, Zühd, 30)
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, mü’minlerin israftan uzak, kanaatkâr ve mütevâzı bir hayat yaşamalarını arzu buyurur, bunu da bizzat kendi yaşantısında tatbik ederek ümmetine örnek olurdu. O’nun bu hâli, duâlarına şöyle aksetmiştir:
“Allâh’ım! Muhammed âilesinin rızkını kifâyet miktârı ihsân eyle.” (Buhârî, Rikak, 17)
Zamanımızda sıkça yaşanan rûhî buhranların temelinde; haksız kazanç, kul hakkı, kanaatsizlik ve daha çok kazanıp daha çok tüketme ihtirâsının yer aldığı mâlumdur. Bu çok kazanma hırsını ve harcamalardaki israf çılgınlığını bertarâf edebilmek için, insanları dâimâ kul hakkından sakındıran ve helâl kazanca teşvik eden İslâmî kâidelere îtinâ göstermek îcâb eder. Zîrâ kazancın helâlliği veya haramlığı, kişinin ibâdet ve muâmelâtına tesir eder, dolayısıyla kaderine dâhil olur. Çocuklarımızın müsbet veya menfî davranışlarının zeminindeki temel sâik de budur. Yâni evlâtlarımızın kusursuz olmalarını, menfî ve süflî tesirlerden uzak kalmalarını istiyorsak, ilk başta kazancımızın helâlliğine dikkat etmeliyiz.
Kalpler, Allâh’ın emirlerine ve Rasûlü’nün sünnetine itaat hâlinde olursa, vücutlar feyiz ve hayır menbaı olur. Şüpheli ve harâma bulaşan vücutlar ise, kötülük menbaı hâline gelir.
Bu bakımdan Hazret-i Peygamber’i sevenler, O’nun öğütlerine gönül verecek, israf ve cimrilikten sakınarak helâl rızka îtinâ edecek, böylece O’nun nurlu yolunda yürüyerek ötelerde de O’nunla beraber olma saâdetini tadacaklardır.
Diğer taraftan, her devrin îcap ve ihtiyaçları farklıdır. Bu ihtiyaçlar ehemmiyet derecelerine göre giderilmelidir. Yapılan bir yardım, ihtiyâcı gidermeye mâtuf değilse, o da takdir hatâsı sebebiyle bir nevî israf olur. Meselâ toplum îmanlı, haysiyetli ve vatanperver insana muhtaç iken ondan daha alt seviyedeki ihtiyaçlara harcama yapmak gibi…
Dînî yaşantının, ahlâkın ve mânevî duyguların zaafa uğradığı bir zamanda da en mühim ihtiyaç, bunlara revaç vermek ve dînî, ahlâkî ve mânevî eğitimin seviyesini yükseltmeye çalışmaktır.
Allah Teâlâ, infakta bulunduğumuz zaman en muhtaç olanı tespit etmenin lüzûmuna ve muhtaçları tanımanın mü’minlerde bir meleke hâline gelmesinin ehemmiyetine dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır:
“(Yapacağınız hayırlar), kendilerini Allah yoluna adamış, bu sebeple yeryüzünde kazanç için dolaşamayan fakirler için olsun. Bilmeyen kimseler, iffetlerinden dolayı onları zengin zannederler. Sen onları sîmâlarından tanırsın…” (el-Bakara, 273)
Daha fazla ihtiyaç sâhipleri varken, şahsî yakınlık duyduğumuz bir kimseye, ihtiyacından fazlasını vermek de israftır. Bu sebeple fakirlerin ihtiyaçlarına göre infâk etme zarûreti vardır.
Mevlânâ -kuddise sirruh- bu hususta şöyle buyurur:
“Nice servet sâhipleri vardır ki, onların lâyık olmayanlara vermemeleri, vermelerinden daha hayırlıdır. Bu yüzden, Allâh’ın verdiği malı, ancak Allâh’ın emrine göre harca! Yersiz infak, âsî bir kölenin, güyâ ihsanda bulunuyorum diye, pâdişâhın malını eşkıyâya dağıtmasına benzer.”
Bilhassa vakıf ve dernek yetkilileri, yardım tevziâtı esnâsında bu husûsu göz önünde bulundurmalı ve daha hassas bir şekilde hareket etmelidirler.
Bir de şuna dikkat etmek lâzımdır ki, bir şahıs için israf veya cimrilik olarak değerlendirilebilecek bir tavır, başka birisi için böyle olmayabilir. Çünkü maddî-mânevî nîmetlere sâhip olanların her birinin imkânları farklı farklıdır. Bu yüzden kulun, Allâh’a karşı mes’ûliyet ve mükellefiyeti için “vüs’at” yâni tâkat ölçüsü konulmuş ve âyet-i kerîmede:
“Allah, her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef tutar…” (el-Bakara, 286) buyrulmuştur. Bu da, ilâhî mîzanda hiç kimsenin mes’ûliyetinin, bir başkasınınkine eşit olmadığını göstermektedir.
Bu yüzden sâhip olunan imkânlara nisbetle yapılabilecek yardımın âzamîsini yapmaya çalışmak, kâmil bir îmânın muktezâsıdır. Zîrâ muktedir olunup da yapılmayan iyiliklerden dolayı da îlâhî mîzanda büyük bir borç ve mükellefiyetle karşılaşılacağı muhakkaktır.
Diğer taraftan, toplumdaki insanların cömertlikteki seviyesizliğine bakarak az bir yardımla kendini cömert addetmek de kuru bir tesellîdir. Bu sebeple biz mü’minler, infak husûsunda da Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve O’nun güzîde ashâbını kendimize kıstas edinip onların hâline ulaşmaya çalışmalıyız. Çünkü umûmun yardım ve cömertlik anlayışına îtibâr ederek, sâhip olunan imkânlara nisbetle az miktarda yardımda bulunmak sûretiyle insan, bâzen mükrim ve cömert telâkkî edilmek yerine, Hak katında mücrim ve cimri bile olabilir.
Cenâb-ı Hak, her hususta haram ve şüphelilerden kaçınabilmemizi nasîb eylesin! İsraf ve cimrilikten kalplerimizi muhâfaza buyursun! Lutfettiği bütün nîmetleri rızâ-yı ilâhîsi istikâmetinde kullanarak huzûruna yüzakıyla ve vicdan huzûruyla çıkabilmemizi ihsân eylesin!
Âmîn…
